MENÜ

 

SANATTA PATİ İZLERİ

 

 

Milyonlarca yıllık bir efsane olan kediler, renklerinden seslerine, fiziksel yapılarından kişiliklerine kadar tüm var oluşlarıyla insanları etkilemiş, günlük yaşantıdan dini inançlara kadar insanın adının geçtiği her alanda adlarından bahsettirmiştir… Bir ressam için, bu mistik ve alımlı yaratıklar kadar iyi bir model, bir şair için derin anlamlar yüklenilen kişiliği ile çekici hale gelmiş kediler kadar iyi, başka bir konu olabilir mi? Görünüşe göre, olmamış da zaten…

 

Günümüzden 10 milyon yıl önce ortaya çıktığına inanılan bir hayvan… Bugünkü hali ile karşılaştırıldığında, çok daha vahşi ve evlerimize değil doğaya ait. Ancak, aradan 2 milyon yıl daha geçtikten sonra, insanlar ve bu eşsiz yaratıklar bir arada yaşamayı öğreniyor. Her ne kadar çıkarlara dayalı bir ilişkide olsa aralarındaki, kediyle insanın bir daha kopmayacak bağı, bu zamanda ortaya çıkıyor.

 

O günden sonra, insanlar tarafından sayısız karakter ve role uygun görülen kediler, insanın adının geçtiği her alanda güzel ve gizemli yüzlerini göstermeye başlıyor. İşte, bu asla kopmayacak bağ ve gizemli, mesafeli hallerinden dolayı olsa gerek, kediler en çok sanat ve dinde yer edindi kendilerine… Hem de tıpkı insanla arasındaki kopmayacak bağ gibi, asla göz ardı edilemeyecek bir yer.

 

Antik Dönem

 

Kusursuz Avcılar!

 

Arkeologlar tarafından Kıbrıs’taki bir neolitik mezarda, sahibi ile birlikte gömülü bulunan ve 9.500 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen kedi fosili, insan – kedi dostluğunun en eski kanıtı olarak kabul edilmekte. Bu keşfe dek, ilk olarak Mısırlıların kedileri evcilleştirdiği ve onlarla birlikte yaşamaya başladığı düşünülmekteydi. Ancak, Fransız arkeologların bu çalışması, “bu ilişkinin” çok daha önce başladığını kanıtladı. Çünkü Kıbrıs’ın Shillourokambos köyünde bulunan fosil, M.Ö. 8 – 9 milenyum öncesine aitti. Mısırlıların, kedilerle birlikte yaşamlarını sürdürmeye başlamalarının ise M.Ö. 2000 – 1900 tarihleri arasında gerçekleştiğine inanılmakta.

 

Sonuçta, sanat tarihindeki pati izlerini takip ederek geçmişe, ilkçağlara doğru bir yolculuğa çıktığımızda, karşımıza kedileri sanatlarından, günlük yaşantılarından ve inanışlarından asla eksik etmeyen insanlar çıkıyor. Hem de tüm dünyada…

 

Milattan önce 3000 – 1100 yılları arasında, Girit çevresinde yaşamış kabilelerin. Kalelerinin duvarlarında kedi resimleri görmek mümkündü. Bu kedi resimleri “ilkel” bir var oluşun gördüklerini kazıması şeklinde değil, gördüklerini doğa içerisindeki tavırlarıyla beraber tasvir etmesi şeklinde çizilmişti. Yani, ekinlerden diğer canlıları uzak tutan ve bu şekilde beslenen bir avcı olarak!

 

Bu, o dönemlerde insan – kedi ilişkisinin temeliydi. Kediler ekinleri koruyor, insanlarda onlara saygı gösteriyor, yaşamlarını kolaylaştırıyordu. Kedilerin resimlerinin çizilmesi de doğaya ve onlara duyulan saygının bir göstergesiydi. Yunanistan’da bulunan ve M.Ö. 1600 – 1500 yıllarına ait olduğu düşünülen bir kama da yine, kedileri en iyi oldukları şeyi yaparken, avlanırken tasvir eden resimlerle süslenmişti. İlk yüzyılda İtalya’da bulunan bir mozaik ise yine kediyi avlanırken tasvir ediyordu.

 

Mısır’ın Patili İlahları

 

Yunanistan taraflarında kedi, avcılığı ile ön plana çıkarken; Mısır, kedinin avcılığı dışında mistik yanları olduğunu da keşfetmiş, doğurganlıkları ve gizemli kişilikleri ile kediler, Mısırlılar için bir avcıdan fazlasını ifade etmiş. Sembolizmin etkisi altında olan Mısır’da kediler kutsallaştırılmış ve tanrılarla özdeşleşmiş. Bu yüzden, Mısırlılar kedilerini öldükten sonra mumyalamış ve mezarlarına, ölümden sonra yeniden uyanacaklarına olan inançları ile değerli kedi heykelleri koymuşlardı. Mısır’da, bir kedi mezarlığında bulunan ve M.Ö. 600 yılına ait olduğu düşünülen bronz kedi heykeli de bunlardan biridir.

 

Kedilerin Mısır’daki kutsallıklarının temeli, aslında Tanrıça Bastet idi. Büyük Tanrı Ra’nın kızı olan Bastet’in babasına sinirlenerek bir aslana, aralarındaki sorunlar çözüldüğünde ise sevimli bir kediye dönüştüğüne inanan Mısırlılar için Bastet, dişiliği ve bereketi sembolize ediyordu. Ve bir kedi olan Bastet’e duyulan saygı yüzünden, Mısır’da kedileri tekmeleyenler çok büyük cezalara çarptırılırken, kedileri öldürenlerin cezası idamdı.

 

Öyle bir saygı ve sevgiydi ki Mısır’da kedilere duyulan, Mısır tarihinde Perslerim hüküm sürdüğü 27. dönemin, Perslerin kedileri siper yaptığı bir savaşta Mısırlıların silahlarını bırakması ve kaybetmesi sonucu başladığına inanılır. İşte bu sevginin eseri olarak, o güzel zamanlarda her Mısırlı evinde bir kedi heykeli bulunduruyordu. M.Ö. 600 yılına ait olduğuna inanılan, bir kedi ve yavrusunu temsil eden bronz heykel gibi…

 

Ortaçağ

 

İlahtan Şeytana!

 

Eski zamanlarda, gerek tapılan gerekse yararları yüzünden beslenen, ancak daima sevilen ve sayılan kediler için “simsiyah” bir çağ idi Ortaçağ. İnsanlık için de çok parlak geçmemiş olan Ortaçağ’da, özellikle de Hıristiyan inanışları ve hurafelere düşkün kiliseler yüzünden, kedilerin hiçbir değeri kalmamıştı. Değerlerini kaybetmeleri bir yana, kediler artık şeytanla, cadılar ve büyücülerle, delilik ve tembellikle özdeşleştirilmeye başlanmıştı. Özellikle de siyah kedilerin, şeytanın bir şekli olduğuna inanılıyor ve yaşamalarına izin verilmiyordu. O dönemde, bir insanı ya da hayvanı cezalandırma şekli ise “yakmaktı”. Üstelik kedilere karşı sevgi gösteren ve onları korumaya çalışan insanların da sonu aynı şekilde oluyordu.

 

Kedileri Keşfetmek…

 

Kediler, artık batıdaki tüm gizem ve karizmasını yitirmişti. Ancak, tarihin akrep ve yelkovanı 1400’lü yıllara yaklaştığında, en azından yakılmaktan ve hor görülmekten kurtulmaya başlamışlardı. Kediler, artık evlerin ve günlük hayatın bir parçasıydı. Ve elbette ressamların eserlerinin de… Ev yaşamını ve insan hayatını tüm doğallığı ile resmetmek isteyen ressamlar, resimlerine işte tam da bu doğallığı katacağına inandıkları kedileri de yerleştiriyorlardı. Ancak yücelterek ya da özel anlamlar katarak değil, keşfettikleri kişilik özelliklerini kullanarak. Tıpkı 1480’de Venedik Okulu’ndan bir ressamın çizdiği, “Bakirenin Doğumu” adlı tabloda olduğu gibi. Gotik akımın etkisindeki resimde Meryem’in doğumu gerçekleşmektedir ancak odadaki kedi, doğan bebekle değil, hizmetçi kadının kendisine sunduğu yemekle ilgilidir. Resimde vurgulanan kutsal olay ve kedinin buna olan ilgisizliği, onun “kendisini düşünen” kişiliğini ortaya koymaktadır. Hollandalı ressam Jan Cornelisz Vermeyen ise 1550’de çizdiği “Ateşin Yanındaki Kutsal Aile” adlı tablosunda, kediyi ateşin yanına kıvrılmış, hiçbir şeyle ilgilenmeden huzurla uyurken resmetmiştir. Resimde, Mısır’dan dönüş yolculuğu sırasında dinlenmek için duraklayan, yorgun ailenin tüm sorunlarıyla alakasız olan kedi ve onun “rahatına düşkünlüğü” vurgulanmaktadır. 16. yüzyıla ait olan ve “Hz. Nuh ve Büyük Sel”i konu alan bir Moğol minyatürü ise kediyi, tüm paniğe kapılmış hayvanlar ve o kaosun ortasında, en sakin, umursamaz ve soğukkanlı hali ile tasvir etmiştir.

 

Asya’da Ayaklanan Gurur!

 

1400’lerin sonlarına doğru, tüm dünya kedileri yeniden keşfederken ve onları tanımaya başlarken Asya, tıpkı Mısır’ın bir veliahdı gibi “onun kedilere olan sevgi ve saygısını” sürdürmüştür.

 

Ancak, Asya’nın kedilere olan sevgisi Mısır’daki gibi dini inanışlardan değil, kedilerin ürünlerini koruyor, fareleri yok ediyor ve sahiplerine yardım ediyor olmasından kaynaklanmıştır. Onlarla guru duyan ve onları daima koruyan Asyalılar, kedilerin kişiliklerine de önem vermiş ve resimlerin bir köşesine yerleştirmektense, kedileri “tüm karakteristik özelliklerini ortaya koyabilecek şekilde” tasvir etmişlerdir.

 

Japon ressam Shen Chou’nun 1494’te çizdiği resimde de kedi, tüm duygu ve düşüncelerini dışa vuran gözlere, bakışlara sahiptir. Bu dışavurumculuk geleneği, kedilerle ilgili tüm resimlerde sürdürülmüş, kedi Asya sanatında asla bir detay olarak kalmamıştır. Asyalıların günlük yaşamlarında da…

 

17 ve 18. Yüzyıllar

 

Kedinin Onuru

 

Kedi, bu yüzyıllarda artık evlerin ve insanların bir parçası haline gelmiştir. Ancak, bu genel yaygınlaşma onların saygınlığını arttıran değil, onları sıradanlaştıran bir yaygınlaşmaydı. Özel bir değerleri ya da bir gizemleri yoktu artık. Kediler, fakir evlerde fareleri avlaması, zengin saraylarda ise çocukları eğlendirmesi için ve lüksün resimlere yansıyacak hoş görünümlü bir simgesi olarak beslenmekteydi.

 

17. yüzyılın en tanınan kadın ressamlarından Judith Leyster’ın “Kedi ile Birlikte Gülen çocuklar” adlı resminde olduğu gibi… Eğlenen, bakımlı sarışın kız çocuğunun kucağındaki kedinin korkmuş bakışları, çok ama çok uzaklara kaçma isteğini ele verir niteliktedir. Kedi, çocuklardan kesinlikle hoşlanmaz ancak o resimde, bir “simge” ya da “ayrıntı” olarak bulunmak zorundadır.

 

En iyi Rönesans ressamlarından biri olan Rembrant ise zenginlikten sıradanlığa, sıradan ev ve insanlara döner. Ve 1654’te çizdiği “Bakire, bebek ve kedi” adlı resminde, dökük bir evde İsa ile birlikte oturan Meryem’i, hemen arkasında uyuyan bir kedi ile tasvir etmiştir. Yani, kediyi doğal insan hayatının içine sokarken, aynı zamanda “ortaçağ”da yaşanan kedi kaosuna “inat yaparmış gibi”, onu İsa ve Meryem ile birlikte göstermiştir.

 

Yine 17. yüzyılda, Hollandalı sanatçı Jan Sten de tıpkı Judith Leyster gibi, kediyi tablo içerisindeki insanlardan daha ağırbaşlı ve gurulu çizen ressamlardandı. “Kedinin dans dersi” isimli tablosunda, 4 kişi tarafından kollarından tutularak, zorla dans ettirilen bir kediyi vurgular ve kedinin gözlerindeki korku ile karışık bıkkınlık ifadesi, insanların bu anlamsız eylem karşısındaki kahkahaları ile karşılaştırıldığında, kedi kesinlikle daha ağırbaşlı ve gururlu gözükür.

 

Kedinin sıradanlaşması ve insanların dünyasında ayakta kalma savaşı aynı zamanda başlamaktadır. Artık, karnını doyurmak için açgözlü ve daha da önemlisi açıkgözlü olmak gerekmektedir. Tıpkı, Alexandre-François Desportes’in 1700 yılında çizdiği tablodaki gibi. “A Cat Attacking Dead Game” adlı eserdeki kedi, av sonrası taşınan kuşları kapmayı denemekte, doğasındaki oyunculuğu ile birbirine karışmış açlık güdüsünü dindirmeye çalışmaktadır.

 

Sosyal Şeytanlar ve Kediler

 

1700’lerin sonuna doğru, canı sıkılan ve hem maddi hem de manevi olarak kötü durumda olan insanların eğlencesi haline gelen kediler, yasalarla korunsa da kötü muameleden kaçamamıştır. Bu dönemdeki ressamların ya hayal gücü ve dini ya da tamamen gerçek yaşamın içerisinden olayları resmettiklerini göz önünde bulundurursak, kedi dövüşü de bunlardan biriymiş diyebiliriz. Çünkü William Hogart imzalı “Acımasızlığın İlk Sahnesi” adlı tabloda kalabalık bir topluluğu, o dönemde de illegal olan kedi dövüşleri yaptırırken, “en coşkulu” halleriyle görüyoruz. Hogart, bu tabloyu izleyen üç seriyi daha resmetmiş ve sosyal hataları göz önüne sermesiyle “18. yüzyılın sosyal şeytanlarının eleştirmeni” olarak adlandırılmıştır. Aynı şeyin yüzyıllar sonra, bir diğer insan dostu canlının, köpeklerin başına gelmesi ise insan evrimi açısından “ironik” denebilecek bir durumdur.

 

Goya’nın Kedileri

 

Kedilerin aşağılandığı ve kötü muameleye maruz kaldığı bu yıllarda, aslında insanoğlunun, özelliklede aristokratların sıradan ve basit olduğunu düşünen bir ressamdı Goya. Aristokratların resimlerini çok ince bir kara mizah dürtüsüyle çizer, derin ve psikolojik aşağılamaları eklemeden yapamazdı. Tıpkı “Don Manuel Osorio De Zuniga” adlı, aristokrat bir kız çocuğunun resmini çizerken olduğu gibi… Resimde vurgulandığı sanılan masumiyet, dikkatsiz gözler tarafından “çocuğun masumiyeti” olarak adlandırılabilir ancak, aslında kızın bir tasmayla tutsak haline getirdiği kuş ve onun yanında bekleyen kedinin masumiyetidir söz konusu olan. 1787’de yapılmış olan resimde, kız çocuğu “oyuncaklarını” da yanından ayırmadan poz vermektedir. Kedilere, Mısırlılara özgü bir gizemli değer verdiği anlaşılan ressamın tek “kedili” resmi elbette bu değildi.

 

Filozofik anlamlar taşıyan ve 1797’de yaptığı resmi “The Sleep Of Reason Produces Monsters”da ise bir filozofi öğrencisini kalın kitaplar üzerinde uyuyakalmışken, çevresini saran korkunç yaratıklarla betimleyen Goya, resmin bir köşesine de sakin sakin yatan bir kedi iliştirmiştir. Bu küçük ayrıntı, eleştirmenlere göre aslında resmin altında yatan temel “niyeti” vurgulamaktadır. Kedi, sahibinin karşı karşıya olduğu tüm tehlikeleri çözebilecek, ancak çözmeye niyeti olmayan bir güç olarak, en umursamaz tavrıyla yatmaktadır. Bu kabusa bir son verme gücüne sahiptir, ancak kullanmaz! Bu resim, birçok kişinin bildiği “kediyi sevmek, kedinin kendini sevenlere (ve sevdiklerine) olan umursamaz tavrını kabul etmektir” sözünü de doğrular niteliktedir.

 

Ayrıca resim, çizildiği yüzyıllarda kediyi özel bir güç, gizemli bir etken olarak gösteren ender eserlerden biri olma özelliğini de taşır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MAĞAZALARIMIZDA BULUNAN MARKALARDAN BAZILARI: